Skip to content

VEHHÂBİLİK İLKELERİ VE ELEŞTİRİSİ

1- Allah’ın zâtı, sıfatı ve fiili aynıdır.

2- “Allah’ın zâtı, sıfatı ve fiili aynıdır” anlayışı Tevhiddir ve bu Tevhide inanmayanın malı ile canı helâldir.

            Hz. Allah’ın zâtı ile kâim ezeli sıfatları vardır. O, noksan ve eksikliklerden uzak; kemâl ve mükemmellik sıfatlarına sahiptir. Bu sıfatlar, O’nun zatının ne aynısıdır, ne de gayrısıdır. Bu sıfatlar zihinde bir mefhum olarak ayrı ayrı varmış gibi düşünülür ama bunlar bir olan Allah’ın sahip olduğu özelliklerin çokluğunu ve büyüklüğünü anlatır. Sıfatlarla ilgili olayların meydana gelmesinde, bu olayları Allah’ın zâtından ayrı bir varlık olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü bu meydana gelen olaylar Hz. Allah’ın sahip olduğu sıfatlarının tecellileridir.

Meydana gelen her olaya böyle bakmalıyız. Her varolanda ve meydana gelende, Allah’ın sıfatlarının tecellisinde O’nun zatı ile beraber bunları gerçekleştirdiğine inanmak ve bunu söylemek kişiyi küfre götürür. O, zâtı ile değil zâtının gereği olan sıfatlarının tecellileri ile fiilleri gerçekleştirmekte veya kullarla beraber olmaktadır. Kullarla beraber olması, onlara yardım etmesi, kulları meleklere övmesi,   gibi hususlar;  ilmiyle,  rahmetiyle,

affı, ihsanı, ikramıyla beraber olması ve yardım etmesi şeklinde anlaşılmalıdır. O’nun her fiilinde zâtı ile bir, beraber ve aynı olduğunu söylemek imanı tehlikeye sokan bir durumdur.

3- İnandığını söyleyen kişi ibadetleri (ameli) yerine getirmelidir. Amelsiz iman olmaz.

4- Ameli (ibadeti) olmayan kişi harbîdir (savaş ehlidir) ve onun kestiği yenmez.

            Ehl-i Sünnet anlayışına göre, inandığı halde tembellik ve gaflet sebebiyle ibadetlerini terkedenlere kâfir denmez. Onlara günahkâr mü’min denir ve onların malları ve canlarına kasdetmek haramdır.

            İnandığı halde gaflet sebebiyle değil de gereksiz görerek, hafife alarak, inkâr ederek terkedenler ise dinden çıkar ve kâfir olurlar.

            Bu ikisi arasındaki farkı iyi görmek gerekir. Onun için inanan ve usûlüne uygun kesim yapan bir müslümanın ibadetlerinde kusuru veya eksiği olsa da onun kestiği yenilir.

            Şunu da hatırlatalım ki, inandığı halde ibadetlerini yerine getirmeyenlerin imanları zayıflamaya mahkûmdur ve dışarıdan gelebilecek olan tehlikelere karşı korumasız bir haldedir. İbadetini yapanlar, hem imanlarını kuvvetlendirirler hem de dışarıdan gelebilecek olan tehlikelere karşı ibadet zırhlarına bürünürler.

5- Âyetler olduğu gibi anlaşılmalı, yorumlanmamalıdır. Âyetleri yorumlamak küfürdür.

6- Amelde dört mezhep helâldir, bunlara göre amel edilebilir.

            Burada bilinmesi gereken husus, yorumla kasdedilenin ne olduğudur. Kur’ân’ın ruhuna ve manasına uymayacak şekilde, şahsî, siyasî, nefsî emeller ve sahip olduğu kendi görüşünü tekid etmek gibi din dışı gayelerle Kur’an-ı Kerim’i yorumlamak yani çıkarlarına alet etmek düşüncesiyle yorumlamak, ehl-i sünnete göre de haramdır.

            Kasdedilen, ayetler hiç yorumlanmasın, kelimenin manası ne ise onunla yetinilsin, âyetlerin dışına çıkılmasın, kim ne anlıyorsa o kadarıyla yetinsin şeklinde bir anlayış ise biz buna itiraz ederiz. Çünkü varlık âlemi ve Kur’an-ı Kerim’in kendi ayetleri üzerinde düşünmemiz,  Rabbimiz tarafından Kur’an-ı Kerim’de bize emredilmiştir. Düşünen bir insanın yorum yapmaması düşünülemez. Mühim olan nokta, yapılan yorumun dini hakikatlere aykırı olmamasıdır.

            Kur’an-ı Kerim’in yorumuna karşı olduklarını ifade etmekle beraber dört mezheple ameli câiz görmeleri de bir çelişkidir. Çünkü mezheplerimizin delil kaynakları Kur’an ve Hadis’ten sonra İcmâ-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ’dır.

İcma, bir mesele hakkında Kur’an ayetleri ve hadisler üzerinde düşünülmesi, onların yorumlanması ve birbirinden habersiz olarak o konu ile ilgili yorumda bulunanların, birbirinden habersiz olarak aynı fikir etrafında toplanmalarıdır.

Kıyas ise ortaya yeni çıkan bir meseleyi halletmek için aradaki illet benzerliğinden istifade ile hükmü açıkça belirtilen ayet ve hadisin hükmünü yeni meseleye hamletmektir. Açıkça görülüyor ki, icma ve kıyas’ın gerçekleşmesi için âyet ve hadis üzerinde düşünmek gerekiyor ve mezhepler de bunları yapmışlardır. O halde hükmü açık olan âyetlerin yanında, bazı izahlarla veya başka âyetlerle açıklanabilecek âyetler de vardır. İşte biz bunları anlayabilmek için Kur’an-ı Kerim’in âyetleri üzerinde düşünürüz ve gerektiği gibi anlayabilmek için de Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun olarak yorumlarda bulunuruz.

7- Kur’an ve Hadis’ten başka her şey bidattir.

8- Kur’an’dan başka delil yoktur. Şia, Tasavvuf, Kelam, Tarikat uydurmadır. Tarikatler küfürdür. Mürşid, Şeyh, Veli anlayışları küfürdür.

            Bir önceki maddede Kur’ân’ın yorumuna karşıydılar. Hâlbuki âyetleri izah eden, yorumlayan hadisler var. Bunları da kabul etmemeleri gerekir ama burada delil olarak aldıklarını görüyoruz. Esasında amaçları Kur’an’da ne varsa İslâm odur. Kur’an dışında bir şey kabul edilmez, velev ki Peygamberin hadisi ve sünneti de olsa düşüncesi olmakla beraber, sıkıştıklarında hadise başvurdukları için arasıra hadislerden bahsettikleri de olur. (Son zamanlarda Kur’an’daki İslam deyip te hadisi görmeyenlerin ancak sıkıştıkları zaman hadisleri hatırlamaları sizlerin de dikkatinizi çekmiştir)

Kur’ân-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve bunlara uygun olarak hareket edilen diğer içtihad usulleri; haklarında âyet ve hadis olmayan hususlarda delil olarak kullanılmaktadır. Bid’at İslâm’a uygun yorumlar yapmak değil; İslam’da (dinde) var olanı yok saymak ve yok olanı var kabul etmek ve dinin içine sokmaya çalışmaktır.

            Kur’an ve Hadisin dışında hiç bir dînî ilim, Peygamber efendimiz zamanında bugünkü isimleriyle mevcut değildi. Fakat bugün varolan tüm dînî ilimlerin nüveleri, asılları o asırda mevcut idi. Daha sonra yapılan çalışmalarla bu nüve ve asıllar usûlüne uygun olarak ehlince toplanıp tasnif edilmiş ve bir disiplin, bir İslâmî ilim dalı olarak isimlendirilmiştir.

            Tasavvuf ve tarikatler de kaynağını Kur’an ve Sünnetten alır. İslâm’ı güzelce yaşamak, dinin emirlerine sarılmak, Allah-u Teâlâ’yı çokça zikretmek, güzel ahlâklı olmak gibi Kur’an ve sünnet çizgisinde belirlenmiş usulleri vardır. İslam dışı bir hareket ve eylemin tasavvuf ve tarikatla ilgisi olamaz. Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet dörtlüsünün başında Şeriat yani İslam dini ve onun hükümleri vardır.

            Tasavvuf, mânevi bir üniversitedir. Tarikatler de onun sınıflarıdır. Bu sınıflarda İslâm dersi okunur, öğretilir, öğrenilir ve yaşanır. Böylece gerçeğe, hakikate ulaşılır ve marifete gerçek bilgiye ulaşılır. Bunların böyle olduğu, Kur’an ve Sünnet kaynaklı olduğu delilleriyle beraber kitaplarda izah edilmiştir.

Biz Vahhâbî’lerin görüşünü kabul edersek Abdulkadir-i Geylânî, Bahâuddîn Nakşibendî, Hacı Bayram-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi, Hacı Bektâşî Velî, Yunus Emre gibi tasavvuf ve tarikat erbâbına kâfir dememiz gerekir. Sizler buna cesaret edebilir misiniz? Veya bu zevâtı Kirâmın İslâm dairesi dışındaki bir şeyi yapabileceğini söyleyebilir misiniz? Tasavvuf tarikat yoktu da bu insanlar niçin bu uğurda ömürlerini, rahatlarını ve her şeylerini feda etmişlerdir?      

            Bazı kişiler tasavvuf, tarikat adı altında bazı yanlış işler yapmışsa (ki yapanlar vardır) yapanla yapmayanı doğru ile yanlışı ortaya koymak gerekir. Bir veya bir kaç kişinin yanlışı bir topluluğa veya bir müesseseye yüklenilemez. Bazı doktorlar iyi tedavi ediyor, iyileşmeye vesile oluyor. Bazıları da sağlam olanın bile ölümüne vesile oluyor. Bu kötü örneğe bakarak doktorların gereksizliğini veya hepsinin kötü olduğunu söyleyebilir misiniz?

            Vahhâbî zihniyetine mensup olanların amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Balçıkla güneşi sıvamaya çalışıyorlar…

9- Mezar, türbe, kabir ziyareti ve adak küfürdür.

10- Allah’tan başkasından yardım beklemek küfürdür.

            Mezar, kabir ve türbeler bize ölümü hatırlattığı için ziyaret edilmesi tavsiye edilmiştir. Ölenler için bağırıp çağırmak, oralarda ibadet etmek yasaktır. Kur’an okuyup dua edebiliriz. Adak, Allah rızası için adanırsa caizdir. Adak ya Allah’a şükürde bulunmak veya Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yapılmalıdır. İnsanlara hürmet (onları yüceltmek) için adakta bulunmak veya insanlara hürmet için hayvan boğazlamak caiz değildir.

Kıldığımız namazların her rekâtında yardımı ancak Allah’tan istediğimizi ikrâr ediyoruz. Tabiiki yardım Allah’tan ve onun izni ve dilemesi ile olur. Yardımı insanlardan veya başka varlıklardan istemek küfürdür, şirktir. İsterse bunlar yatırlar olsun. Buradaki kusur orada yatan zatın değil, onu ziyerete gidenin cehaleti ve bu konuda onlara bilgi vermeyen o yatır bölgesinde görev yapan etkili ve yetkililerdir. Bu kişiler oraya gelenlerin dualarını Allah’a yapmalarını ve bu zatların hürmeti ve hatırına onları vesile kılarak yapmalarını izah etmeleri ve eğer yatırın kendinden istenirse bunun yanlış olacağını açıklamaları gerekir. (Bazı yerlerde bu konuyu izah eden levhalar var ama herkes bildiğini yapmaya devam ediyor.)

            Allah’ın sevdiği ve razı olduğu şeyleri vesile kılarak istemek şirk değildir, küfürde değildir. Vesile kılanlarla bizatihi insanlardan isteyenleri bir tutmak büyük bir yanlıştır. Peygamberimizi, âlimlerimizi, Kur’an’ı, evliyayı vesile ederek isteklerimizin kabulünü isteyebiliriz.

11- Namazı cemaatle kılmak şarttır. Cemaate gelmeyene ceza tatbik edilir.

            Ehl-i sünnet anlayışında cemaatle namazın hükmü; vacip kuvvetinde müekked sünnettir. Hükmü farz veya vacip olsaydı o zaman cemaatle namaza gitmek şarttır denilirdi. Özürsüz terkedilmemelidir. Cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınandan yirmibeş-yirmiyedi kat daha fazladır. Kişi namazını evde de kılsa cemaatle kılmaya çalışmalıdır. Camiye cemaatle namaza katılmayana ceza tatbik edilmez.

12- İçki, sigara, nargile ve kahvenin içilmesi yasaktır. İçenlere 80 değnek sopa cezası vardır.

            İçkinin haramlığı ve cezası bellidir.

Nargile ve sigara konusunda farklı görüşler olmakla beraber haram diyenlerin görüşleri daha ağır basmaktadır. Fakat bunu yapanlara 80 değnek ceza verilir diye bir tespit yapılmamıştır.

            Kahvenin haramlı olduğu konusunda bir delil olmadığı gibi, bu konu ile ilgili herhangi bir içtihad da yoktur. Yasak olmayınca ceza da söz konusu değildir.

            Yiyecek ve içeçeklerle ilgili genel olarak mübah hükmü verilmişse, bu onların normal olarak kullanımı ile ilgilidir. Gereğinden fazla yenilmesi, israf edilmesi, hele hele sağlığı tehlikeye sokacak bir şekilde yenilip içilmesi caiz değildir. Bunu da unutmamak gerekir.

13- Vakfetmek, vakıf kurmak batıldır. Böyle yapanlar servetleri kaçırmak için yapıyorlar.

            Vakıf konusunda âyet yoktur ama vakfın caiz olduğu sünnet-i nebevî ve icmâ-ı ümmet’e dayanır. Onun için vakıf batıldır sözü şahsî yorumdan başka bir şey değildir. Vakfın yapılmasındaki amaç Allah’ın rızasını kazanmaktır. Kimin hangi niyetle yaptığını biz bilemeyiz ve zâhire yani işin dış görünüşüne göre hüküm veririz. İnsanların yaptığı hayır işlerinde sû-i zan ve sû-i niyet sahibi olmak bir müslümana yakışmaz.

14- Tesbih çekmek, zikir, sünnet ve nafile namazlar batıldır.

            Bu düşünceleri, fikrî yapılarını tamamıyla açıklıyor. Sünnet ve nafile namazlar niçin kılınıyor? Peygamber efendimiz kıldığı için. O’nun yerine getirdiği bir ibadet nasıl olur da batıl olur?

            Tesbih ve zikir konusunda sayısız âyet ve hadis var. Bunları görmemek için kör olmak lazımdır. Rabbimiz kendini zikretmemizi emir buyurmuş ve kâinattaki her şeyin kendisini tesbih ve zikrettiğini bize haber vermiş. Hâl böyle iken O’nun zikrini ve yüceltilmesini batıl ve gereksiz görenler; O’nun emrine karşı gelip, isyan içinde olanlar imanlarının hangi noktada olduğunu hiç düşünmüyorlar mı? 

15- El öpmek, boyun kırmak, evliya kabrini ziyaret etmek, sakal-ı şerif’i ziyaret etmek, mevlüt, kaside, çalgı ve eğlenmek küfürdür.

            Kişi anne babasının, hocasının, hatırı sayılan zevatın ve hürmete layık olan eş ve dostun elini öpebilir. Burada dikkat edilecek husus kadın ve erkeğin (birinci derecede yakın olanlar hariç)  birbirlerinin ellerini öpmemeleri gerektiği hususuna riayet edilmesidir. Boyun boyuna sarılmakta aynı şekildedir.

            Sakal-ı Şerif, Kaside ve Mevlüd’e karşı olmaları, bunu küfür saymaları peygamberimize karşı olan sevgi ve saygıya olumsuz ve saygısızca bakışlarını yansıtan diğer bir örnektir.

            Usulüne uygun eğlenmek caizdir. Kadın erkek karışık olursa, içkili olursa ve haram olan başka şeyler işlenirse bu haram olur. Kadınlar ayrı erkekler ayrı ve kendi aralarında, içkisiz olursa ve eğlenirken haram olan şeyleri yapmaz ve haram olan sözleri de söylemezlerse eğlenmeleri caiz olur.

16- Ehl-i beyt’i sevmek ve Ali evladını mâsum saymak şirktir.

Ehl-i beyt sevgisi ile onları mâsum (günahsız) görmek farklı şeylerdir.

            Peygamber efendimizin soyundan gelenleri O’na hürmeten sevmek ve saymak, her müslümanda olması gereken olgun bir davranıştır. Ve her müslümanın gönlünde Peygamberimizin ve soyunun ayrı bir yeri vardır. Ne yazık ki peygamberin kendine bile hürmet gösterilmesine rıza göstermeyen bu anlayış, O’nun evladına hürmet ve sevgiyi ise hiç mi hiç azmedemez. Böyle söylemelerinin sebebi bundan başka bir şey değildir.

            Mâsum (günahsız) olma meselesine gelince şunları söyleyebiliriz: Peygamberlerden başka hiç bir kimse günahsız değildir. Her insan hata edebilir ve günah işleyebilir. Günah ve hatadan uzak duranlar ise sadece peygamberler olmuştur. Peygam-berin soyundan gelenler de birer insandır ve hata ile günahtan korunmuş değillerdir. Onların günahsız olduğunu söylemek kişinin imanını tehlikeye sokar.

***  ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )

Hasan Kuş

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *