Skip to content

Vehhâbîlik (Vahhâdîlik)


Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhâb, dini yaşayışta ortaya çıkan tüm gelenekleri küfür saydı. İmanın amelde gizli olduğunu, iman sahibi olmak için kelime-i şehadet getirmenin yetmeyeceğini, imanını ameli ile ispatlamayanın canı ve malının helal olduğunu ileri sürüyordu.


          Muammed bin Abdülvehhâb (Abdülvehhâb’ın oğlu Muhammed) olgunluk çağında Mekke’ye gitti. Medine’de iki yıl kaldı. Bu sırada İbni Teymiyye’nin (1263-1328) eserlerini okudu ve tesirine girdi. Muhammed bin Abdülvehhâb ailece Hanbeli mezhebindendi. Bu yolda bilgilerini ilerletti ve Hanbelî hukuk ve dünya görüşü ile hayat tarzı konusunda mertebe kazandı.


         Abdülvehhâb dört yıl Basra’da kaldı. Daha sonra Hureymile’ye geldi. Burada Kitab-el Tevhid isimli eserini yazdı. Abdülvehhâb bu eserde Kur’an ve Hadis dışındaki herşeyi reddetti. Dine sonradan sokulan tüm gelenekleri tartışmasız küfür saydı. Bunların er veya geç yıkılacağını ilan etti. Dinin emirlerine uymayanı, bid’atlere sapanı, ibadette kusur edeni müslüman saymayacağını ileri sürerek gereğinde bu gibilere karşı silah kullanacağını açıkça belirtti. İmanın amelde gizli olduğunu, iman sahibi olmak için kelime-i şehadet getirmenin yetmeyeceğini ve ameli ile imanını ispatlamayanın, canı ve malının helâl olduğunu açıkladı. Böylece ibadet etmeyen ve ameli zayıf olan kişinin dinden çıkmış sayılamayacağını, sadece kusurlu olduğunu öne süren ehli sünnet anlayışına ters düştü.


         Muhammed bin Abdülvehhâb bir Necid’liydi. Arabistan’ın ortasında Medine’nin kuzeyinden Bahreyn’e uzanan bu bölge tarih boyunca doğudan batıya pek çok kavmin gelip geçtiği yerdi. Yörede eski yeni pek çok gelenek birbirine karışmış, birbirini etkileyip çökertmiş ve anlamsız kılmıştı. Sahte ve yalancı peygamberlerin kaynaştığı, sahte kurtarıcıların rahatça cirit attığı bu yerde insanlar abid ile mabud’u karıştırmış, mabud mabede dönmüştü. İnsanoğlu bu ülkede melekle şeytanı ayıramıyor, İmanla küfrü birbirinden fark edemiyordu. Madde ile mânâ çelişkisini bilmez olmuşlardı. İyiliği kötülük, kötülüğü iyilik zannediyorlardı. Yaşamda en büyük felaketin içine düşmüşlerdi.

Muhammed bin Abdülvehhâb ve O’nun yolu, böyle bir cenderenin içinden çıktı. O bütün bunları reddetti. Öncelikle, ibadet yeri iken yanlışlıkla put’a dönüşen mezarların ve türbelerin yıkılmasını istiyordu.

 
         Muhammed bin Abdülvehhâb Uyayna’dan ayrılarak Der’iyye’ye geldi. Burada Emir Muhammed bin Suud’la tanışarak O’nun himayesine girdi. Bu karşılaşma ve tanışma daha sonra krallığa dönüşerek ikiyüz elli yıl sürecek ve günümüze kadar ulaşacak Vehhâbî-Suudî emirliğinin başlangıcıdır.
          Bu tanışma ile Muhammed bin Abdülvehhâb fikirlerine, amacına ve siyasi savaşına askeri destek bulmuş, yüzyıllardır çölde yaşayan bir Necid kabilesinin emiri olan Muhammed bin Suud’ ta Abdülvehhâb’ın desteğiyle pek çok kanlı iç mücadeleler, dalgalanmalar ve kesintiler arasında devamlı şekil değiştirerek iki buçuk asır sonra dünya siyasetinde denge unsuru olacak bir devlet görüşünün temelini atmıştı.


         Abdülvehhâb, ibni Suud’la 1744 yılında bir araya gelmişti. Araştırmacılar bu tarihi Suudî ailesinin siyaset sahnesine çıkışı sayarlar. Nitekim aynı yıl söz konusu beraberlik aile bağları ile de güçlenmiş ve ibni Suud, Abdülvehhâb’ın kızı ile evlenerek O’na damat olmuştur. Bir başka rivayete göre de Abdülvahhâb, ibni Suud’un kız kardeşiyle evlenmiştir.

         Vehhâbilik İslam ümmetinin basamak basamak içine düştüğü ahlâki çöküntüye karşı ortaya çıkan şiddetli bir tepki hareketiydi. Vehhâbiliğin ilk müsamahasız ve dar görüşlü günleri geride kaldıktan sonra bile bu ahlâki sâik Vahhâbi isyanının genel bir mirası olarak yaşamaya devam etti.


         On sekizinci yüzyılın sonunda, Arab yarımadasının çöllerle kaplı Necid bölgesinde, siyasi reaksiyoner Vehhâbî mezhebinin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhâb, 1744’ten sonra kendisini himayesi altına alan De’riyye Emiri Muhammed bin Suud’la birleştikten sonra vaazları, nasihatları ve davet mektuplarıyla mezhebini yaymaya devam etti. Dinden uzaklaşan Müslümanlarla kafirleri bir tutup bunların can ve mallarını helal sayan yeni mezhep-devlet hızla yayıldı. Onbeş yıl içinde Necid, Asir ve Yemen Vehhâbi oldu. Abdülvehhâb, İbni Suud’la beraber cihat saydığı savaşlara katılıyordu.
     

TENKİDİN OLMAYIŞI ŞİDDETİ DOĞURDU

“Sünnî İslam genel prensipler üzerinde gelişmesini devam ettirirken gerekli islahat hareketleri için yeterli olabilecek bir sistem ortaya koymadı. Nitekim ortaçağ boyunca geliştirdiği ve faaliyet gösterdiği şekliyle, Sünnî İslam elde edilmiş olan dengeyi sürdürebilmek için hemen hemen bütün ağırlığını koydu.Yani korumayı ön plana alırken toplumda tenkidi ve gelişmeyi sağlayan hususlar için yeterli imkan ve şartlar hazırlamadı… Böylece ilerleme ancak şiddet usüllerine baş vurmakla mümkün olabilirdi.”
Prof.Dr. Fazlur Rahman, İslam, İstanbul 1980, shf. 250-252

        Bu sırada Vehhâbi-Suudî alanı içine giren her yerde tam bir devlet gücü kullanıldı. Muhammed Bin Abdülvehhâb’ın ele geçirilen şehirlere tayin ettiği Vehhâbi kadılar, mezhebin hukukunu geliştirdiler. Vehhâbi valilerinin görevlendirdiği kolluk kuvvetleri halkın başına tam bir din polisi kesildiler. Tütün içmek, çalgı dinlemek, ipek elbise giymek yasaktı. Din polisi yasaklara uymayanı yakalıyordu. Sabah namazından sonra camilerde yoklama yapılır üç defa özürsüz olarak camiye gelmeyene, içki içene yapıldığı gibi kalabalığın önünde kırk değnek vurulurdu. Muhammed Bin Abdülvehhâb kendi şehrinde oturanlara ensar dışardan gelenlere muhacirin derdi. Bu tutumundan dolayı kardeşi Süleyman bin Abdülvehhâb ona bir reddiyye yazdı.

İKİBİN Şİİ ÖLDÜRÜLDÜ

 Muhammed bin Suud 1766’da öldü. Yerine oğlu Abdülaziz bin Suud geçti. Devletin mânevî lideri Muhammed Bin Abdülvehhâb o sırada hayattaydı. 26 yıl daha yaşadı ve 1792’de öldü. Vehhâbi-Suudi devleti 1790’dan sonra güçlendi. Şeklen Osmanlı’ya bağlı olduğu halde başkent İstanbul’a uzaklığı dolayısıyla merkezi otoriteden sıyrılan bu bölgede gelişen yeni siyasi birlik, arka arkaya zaferler kazanıyordu. Abdülaziz cihat adını verdiği savaşlardan elde edilen ganimeti eski Osmanlı pençek usulüyle beşe böler, bir bölümünü kendi alır kalanı adamlarına dağıtırdı. Bu yöntem savaşların çekiciliğini artırıyordu.


           13 Mayıs 1802’de, Emir Abdülaziz’in oğlu Suud’un kumandasında Vehhâbi savaşçıları Kerbela’da 10 Muharrem ayini yapan Şiiler’in üzerine sal-dırdılar… Bir rivayete göre 2000, bir başka anlatıma göre 10 bin Şii bu saldırıda öldü. Hz. Hüseyin’in türbesi yağma oldu. Kerbela yandı, yıkıldı, tarihte bir kere daha mateme büründü. Bu savaşta ölen bir Şii’nin yakını daha sonra 4 Ekim 1803 günü mescitte namaz kılan Abdülaziz’i sırtından hançerleyerek intikamını alacaktı. Vehhâbiler, ortaya çıktıkları ilk yıllardan itibaren, İslâm’ın içinde eski Sâsâni imparatorluk gelenekleriyle yaşayan İranlıları en büyük düşman bellemişlerdi.


        1790 yılında Mekke Emiri Galip silahlı Vehhâbî’lerle ilk defa karşılaştı. Bu çatışmadan sonra Galip işin ciddiyetini anlayınca Taif Kalesi’ni tamir ettirdi. Mekke’nin çevresindeki tepelere kaleler, burçlar kurdurdu. Vehhâbiler 18 Şubat 1803’te Taif’e girdiler. Her yeri yakıp yıktılar, halkı öldürdüler. Topladıkları kitapları meydanlara yığarak ateşe verdiler. Peygamber’in amcaoğlu Abbas’ın türbesini yıktılar. İki buçuk ay sonra 30 Nisan 1803’te Mekke’yi aldılar. Suud bin Abdülaziz Kâbe’yi tavaf etti. Ulema biat etti. Abdülaziz onlara şöyle konuştu: “Sizin dininiz bu gün kemâl derecesine ulaştı. İslam’ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hakk’ı kendinizden razı kılıp hoşnud ettiniz. Artık âbâ ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler…                   

       Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim ve salat-ü selam getirmek, mezhebimizce gayri meşrudur… Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece [es-Selâmu âlâ Muhammed] diye selam vermelidir…” İbni Suud bu konuşmadan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ömer, Ebu Bekr, Ali ve Fatıma’nın (r.a.hum) doğdukları evleri yıktırdı.

        Vehhâbilik, 18. yüzyılda Arabistan’da Muhammed bin Abdülvehhâb’ın etkisiyle oluşan dinsel ve siyasal akımdır. Vehhâbîlik adı akımın karşıtlarınca kullanılır. Akımın üyeleri kendilerini Muvahhidin olarak adlandırır. Günümüzde Suudî Arabistan’ın resmî mezhebidir… Muhammed bin Abdülvehhâb’la 1744’de karşılaşan Der’iyye Emiri Muhammed bin Suud onun düşüncelerinde kendisini Arabistan’a egemen kılacak dinsel bir dayanak bulmuş oldu. Abdülvehhâb şirk içindeki insanlara tevhidi benimsetmek için kılıç kullanmanın zorunlu olduğunu, can ve mallarının helal sayıldığını, öne sürüyor, böylece yağmacılık ve yayılmacılığa cihad adına kutsallık kazandırıyordu. Vehhâbîlik’e göre Kur’an ve sünnet, metinlerin sözel anlamına bağlı kalınarak anlaşılmalı, kesinlikle yorumlanmamalıdır. Kıyas dinin dayanaklarından biri değildir. Buna karşılık içtihat kapısı açıktır. Herkes içtihatla yükümlüdür. İman kalple tasdik, söz ile ikrar ve ameldir. Bu nedenle İslam’ın öngördüğü görevleri yerine getirmeyen kişiler mümin sayılamaz.”   
         

İSLÂM KÜLTÜRÜNE BEDEVÎ BAŞKALDIRISI


         Miladın 18. yüzyılında Arap Yarımadası’nın Necid Çölü’nde ortaya çıkan Vehhâbî direniş hareketi, o sırada dünyanın orta kuşağında, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik Adaları’na kadar uzanan ve eski yeni pek çok yerel kültürden etkilenen İslam Dünyası’nda bir bedevi başkaldırışıydı. Bedeviler kendi içlerinde doğan bu dinin temsilciliğini başkalarına bırakmak istemiyorlardı… Vehhâbîler bu ilkel ve gizli duygunun açık tetikçisi oldular. İlk çatışma alanı Osmanlı toplumu ve onun idaresiydi. Osmanlılar Yavuz Sultan Selim zamanı 1517’de Mısır’ı fethetmişler ve hilafet makamını İstanbul’a taşımışlardı. O tarihten sonra İslam’ın manevi merkezi Mekke, siyasi merkezi İstanbul’du. Bu jeo-politik denge Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924’te hilafeti kaldırışına kadar 372 yıl sürdü. Bu zaman içinde, Asyalı Müslüman bir ulus olan Türkler, geniş bir imparatorluk kurarak, özünü bozmadan, İslam dinine bir Horasan neş’esi kattılar. Yüzyıllar boyu Çin’in aklı ve Hindistan’ın mistiği ile yoğrulmuş yeşil Asya gizemini, Ortadoğu’nun çöllerine taşıdılar…

VeHHÂBİLER NE DEDİ-LER NELER YAPTILAR?

         Vehhâbîler’in ana muhalifi Osmanlı hükümetiydi. Çünkü onlar bu hükümetin yetkisine meydan okumuş ve onu bir tarafa itmişlerdi. Nitekim Vehhâbi isyanında İslam’ın ilk yıllarındaki Hâricî isyanını hatırlatan, izlere rastlanmaktadır. Bir başka deyişle onlar da bir idealizmin zorlayıcı etkisiyle kaba ve dar görüşlü usullere başvurarak islahat yapmak istemişlerdi. Fakat alışılagelmiş olan İslam geleneği daha önceleri Hâricîler’in usûllerine nasıl karşı koymuşsa Vehhâbi usullerine de öylece karşı koydu. İslam tarihinde görülen birçok aşırı muhafazakâr ıslahat hareketlerinin yol açtığı ilginç ve sık görülen bir garabet vardır. Onlar ıslahatçı bir gaye için bütün ümmeti birleştirmek amacında yola çıktıkları halde, çok geçmeden mevcut birliği bile bozmaya ve ona karşı silaha sarılmaya yönelmişlerdir. Mesela Abdülvehhâb önemli tenkitlerinden birinde İslam öncesi Arap toplumunun =zımnen de kendi yaşadığı devirdeki İslam toplumunun= yeteri kadar birlik içinde olmadığını ve baştaki yöneticiye itaat edilmediğini ifade etmektedir. Buna rağmen kendi başlattığı hareket daha ilk safhalarında bile silahlı başkaldırmalara yöneldi ve toplumun birliğini daha çok bozdu…” 

VELİAHD ABDULLAH VE YOL AYRIMINDAKİ SUUD

         Mekke Şerifi Hüseyin 1916’da Osmanlı’ya başkaldırıp kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etmişti. 1919’da Batılı ülkelerin, Suriye, Ürdün ve Irak’ta kurdukları manda yönetimlere karşı çıkarak buraların kendilerine verileceği konusunda söz aldıklarını belirtip Versailles Anlaşması’nı tanımadı. Mart 1924’te kendisini halife ilan etti. Bu arada Arabistan’ın ikinci gücü konumundaki Vehhâbî-Suud kabileleriyle savaş halinde idi. Suud II.Abdülaziz, Eylül 1924’te İngiltere’nin yardımıyla Şerif Hüseyin’i Hicaz’dan kovdu. Londra, Şerif-Suud çekişmesinde Suud tarafını tutmuştu. Böylece bölgedeki petrol çıkarma ve işleme konularında önemli gelirler elde edecekti.

       II. Dünya Savaşı sonunda ABD’nin tüm dünyada etkinliğini artırmasıyla beraber Suud yönetimi İngiltere himayesinden ABD taraftarlığına geçerek iktidarını kuvvetlendirdi. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrasında ABD silahlı kuvvet-lerinin Suudi silahlı kuvvetlerini desteklemek amacıyla ülkeye konuşlanmalarına izin verildi.    

        Ancak bir süredir Veliaht Prens Abdullah’ın şahsi özellikleri ve daha dindar ve milliyetçi çıkışları ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini yeni bir yol ayrımına getirdiği şeklinde yorumlanıyor. 11 Eylül terör olayından sonra Veliaht Abdullah’ın ABD’yi eleştiren açıklamaları olmuş ve bu ABD tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Kral Fahd’ın yerine geçecek olan Veliaht Abdullah’ın bu tür çıkışları önemli sinyaller olarak değerlendiriliyor.*

***  ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )

                                            Hasan Kuş

 (* Nezih UZEL   2002   Yeni Şafak Gazetesi  )

Ethem Ruhi FIĞLALI, Mezhebler Tarihi Kitabı,

Vehhâbîlik bölümü

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *