“Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır (ölüm hâli gelir): <Tedavi edebilecek (ölümü engelleyebilecek) kimdir? > denir. (Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyâmet(75) 26-30)
Ölüm anında, ruhlar cesetten ayrılırken rahmet veya azab melekleri vasıtasıyla onlara, hallerine uygun durumlar gösterilir.
Müminlerin Ölümü:
“(Onlar,) meleklerin, <Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin> diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.” (Nahl(16) 32)
“Fakat (ölen kişi Allah’a) yakın olanlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.” (Vâkıa(56) 88-89)
“Ey huzura kavuşmuş nefis (insan)! Sen O’ndan hoşnut, O’da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr(89) 27-30)
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Mümin kul, dünyadan ayrılmak üzere ve ahirete yöneldiği anda ona semadan beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri sanki güneş gibidir. Yanlarında Cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: <Ey güzel ruh, çık ve Rabbi’nin rızasına ve mağfiretine gel.> O da, ağızdan damlayan bir damla gibi çıkar.”(1)
Kâfirlerin Ölümü:
“Kendilerine haksızlık ederken meleklerin canlarını aldığı kimseler: Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. (melekler onlara şöyle der:) < Hayır, Allah, sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir.> <<O halde, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür.” (Nahl(16) 28-29)
“Hele can boğaza dayandığı zaman, (o anda) biz ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz.” (Vâkıa(56) 83-87)
“Ama (ölen) yalanlayıcı sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır. Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.” (Vâkıa(56) 92-94)
“Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura: <Tadın Cehennem azabını> diyerek canlarını alırken onları bir görseydin.” (Enfâl, 8/50)
“Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken <Bana da vahyolundu > diyenden ve < Ben de Allah’ın indirdiği ayetleri indireceğim > diyenden daha zalim kim vardır?! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: < Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemeniz-den ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız > derken onların halini bir görsen!” (En’am(6) 93)
Ayetlerde bildirilen azab, ölüm anında kâfir ve günahkârlara yapılan azabtır.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kâfir kul dünyadan ayrılmak ve ahirete yönelmek üzere olunca, yanında kaba bir elbise olan siyah yüzlü bir melek gelir, onun görebileceği bir yerde oturur, şöyle der:<Ey çirkin ruh, haydi çık, Rabb’inin öfkesine ve gazabına gel.> Ruh cesedden korkarak ve güçlükle ayrılır.”(1a)
Münafıkların Ölümü:
“Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak! Bunun sebebi, onların Allah’ın razı olmadığı şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır (yaptıklarının kendilerine bir faydası olmayacak-tır).” (Muhammed(47) 27-28)
KABİR HAYATI
Ölümden sonra berzah âlemi yani kabir hayatı başlar. Kabirde ilk zamanlarda ruh cesetle birlikte bulunurlar, beraber azab ve mükâfat görürler. Daha sonra ruh cesetten ayrılır ve müstakil olur. Ruhlar âlemindeki yerine gider ve orada kıyâmeti, mahşeri bekler. Peygamberimiz (s.a.s.)’in ifadesine göre; “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur. “(2) Ruhun cesetle birlikte kabirde azap ve mükâfat görmesinin bir benzeri, hepimizin zaman zaman gördüğümüz acı veya tatlı rüyalardır ki kişi kendisini sonsuz nimetler veya azap içinde görür de bunlar ancak uyanmakla sona erer.
Kabir hayatı hakkında Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ölüm meleği Mü’min kulun ruhunu aldığı zaman melekler onu, göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu alır, bu kefene koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: <Bu güzel ruh nedir?> derler. Dünyada iken söylenen en güzel ismini söyleyerek: <Falan oğlu falandır> derler. Dünya semasına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Nihâyet Cenâb-ı Allah: ‘Kulumu ‘İlliyyine’ yazınız.’ buyurur. Bu, Cennet’in en yüksek derecesidir. “Ben onu yeryüzündeki cesedine iade edeceğim.” İki melek yanına gelir ve: “Rabbin kimdir?” derler. Ruh: “Rabbim Allah’tır. ” der. Onlar: “Dinin nedir?” derler. Mümin ruh: “Dinim İslâm ‘dır. ” der. Onlar: “Bunları sana bildiren nedir?” derler. O da: “Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve tasdik ettim” der.
Bunun üzerine semadan bir ses gelir: “Kulum doğru söyledi. Cennet’te makamını hazırlayınız. Onun için Cennet’ten bir kapı açınız der.
Bir hadiste kâfir kulun ruhunun berzah hayatı hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Ölüm meleği kâfir kulun ruhunu aldığı zaman, melekler bu ruhu onun elinde göz açıp kapayıncaya kadar bırakmazlar. Onu hemen kalın bir elbiseye koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semaya yükseltirler. Meleklerin yanından geçerken: “Bu kötü ruh kimindir?” derler. Melekler, en kötü ismini söyleyerek: “Falan oğlu falandır.” derler. Onun için semanın kapısını açmasını isterler, fakat açmazlar.” Bu esnada Peygamberimiz (s.a.s.) şu ayeti okudu: “Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiçbir zaman) Cennet’e giremezler.” (A’raf(7) 40). Allah: “Onun kitabını en aşağı makama yazınız” der. Sonra onun ruhu uzaklaştırılır. Peygamberimiz (s.a.s.) sonra şu ayeti okudu: “…Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. ” (Hacc(22) 31). Ruhu cesede iade olunur da iki melek (Münker ve Nekir) gelir, yanına oturur ve: “Rabbin kimdir?” derler. O da: “Şey şey, bilmiyorum,” der. Onlar: “Dinin nedir?” derler, o da: “Şey şey, bilmiyorum, “der. Onlar: “Size kim peygamber olarak gönderildi? Peygamberiniz kimdir?” derler: “Şey şey, bilmiyorum, “der. Bunun üzerine semadan bir ses : “Yalan söyledi, Cehennem’deki yerini hazırlayınız.” der. Onun için Cehennem’e bir kapı açarlar. Cehennem’in harareti ve kokusu gelir, kabri daralır ve onu sıkıştırır. Çirkin yüzlü ve kötü elbiseli bir adam gelir ve ona şöyle der: “Sana yazıklar olsun, va’d olunduğun gün işte bu gündür. ” Kâfir ruh ona: “Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi,” der. O da: “Ben senin çirkin amelinim” der. Bunun üzerine: “Rabbim, kıyameti koparma.” der. Sonra kör, sağır, dilsiz ve elinde balyoz olan birisi gelir. Elindeki bu balyozu bir dağa vursa toprak olur, ona bir vurur, toprak oluverir. Sonra onu Allah eski haline getirir, tekrar bir daha vurur. Öyle bir çığlık atar ki insanlar ve cinlerden başka her şey duyar. ” (3)
Ruh, kabirde sorulan suallere verdiği cevaplara göre ya İlliyyîne ya da Siccîn’e gönderilir. Burada, yeniden diriltilecekleri güne kadar emaneten dururlar. Yeniden dirilme gününde ise Allah’ın emri ile tekrar cesetlere girerler. İyi, kötü, bütün ruhların kendi kabirleriyle alâkaları vardır. Bu alâka ile ziyaretçilerini tanırlar. Nimetlerin lezzetlerini, yahutta cehennem’in acısını yanlarında hissederler. Ayette Allah yolunda öldürülen şehidlerin, gerçekte, ölü olmadıkları, Allah katında Cennet nimetleriyle rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Ayrıca şehid ruhlarının, Cennet’te kendilerine yapılan ikramlar nedeniyle, bir daha Allah yolunda öldürülebilmek için ruhlarının cesetlerine iade edilmesini istedikleri bildirilmektedir. (4)
Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir.(5)
KABİR AZABI *
Ölen bir kimse; ister kabre defnedilsin, ister ateşte yakılıp külleri savrulsun, ister denizde boğulsun, onun için kabir hayatı (berzah âlemi) başlamıştır. Allahû Teâla (c.c.)’nın berzah âlemine mahsus kıldığı kanunları (sünnetûllah) vardır. Meselâ: İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için cihad eden ve bu uğurda ölen kimselere, diğer insanlardan farklı nimetlerin verileceği nassla sabittir: “Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân(3) 169).
Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Berzah âleminde, azaba müstehak olan kimseler de vardır. Bunların tıpkı Firavûn gibi denizde boğulmuş olmaları (mezarlarının bulunmaması) azabı ortadan kaldırmaz. Kur’an-ı Kerim’de; “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe arzedilirler. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” (El-Mü’min(40) 46) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirlerin, bu ayetten istinbat ettikleri hüküm şudur: Kıyamet kopmadan önce (berzah âleminde) firavûn ve adamları; kendilerine hazırlanan azabın dehşetini, sabah-akşam göreceklerdir. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır.
Kabir hayatı, salih kimseler için bir mutluluk mekânıdır. Peygamber efendimiz; “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder” (İbrahim, 14/17) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır.(6)
Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur buyurmuş-ardır.”(7)
Hz. Peygamber diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur”.(8)
Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s.) denilen zât hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler: Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: ” Yat ve uyu ” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s.) denilen zât hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder”.(9)
Reddü’l Muhtar’da; “Kabirde ilk sorulacak şeyin temizlik olduğuna delil Peygamber (sav)’in şu hadisidir: ‘Bevlden (idrardan) sakının. Çünkü kulun kabirde ilk sorguya çekileceği şey odur.’ Bu hadisi, Tebarâni güzel bir isnadla rivayet etmiştir.” (10)
Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar” (Âl-i İmrân(3) 169), “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara(2) 154).
Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. Ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif (ince, şeffaf, nüfuz kabıliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca; ölüm, hayatı ortadan kaldırır. Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir. Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir.(11) Ayette şöyle buyurulur: “De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir” (İsrâ, 17/85).
Ebû Hanife’ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır.(12)
*** ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )
Hasan Kuş
Dipnotlar:
(1-1a) A.İbn Hanbel, Müsned, IV/288, 397
(2) Tirmîzî, Kıyâme, 26.
(3) et-Terğîb ve’t-Terhîb,III 369).
(4) Salih-i Müslim, VI, 38; Elmalılı Hamdi
Yazır, Hak Dili Kur’an Dili, II, 1229.
(5) ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil
Miras, IV 496 vd.). /// A. Sâim
Kılavuz, Anahatlarıyla Akaid Ve
Kelâm’a Giriş, 201-202.
*: Bu Konu İçin bkz., A. S. Kılavuz,
a.g.e.,202-204.
(6) Buhârî, Tefsîr, sure: 14
(7) Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34;
Ebû Dâvud, Tahâret, 26.
(8) Tirmizî, Kıyamet, 26.
(9) Tirmizi Cenâiz 70.
(10) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d
Dürri’l Muhtar- 1/606.
(11) (Aliyyu’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi,
terc. Y. Vehbi Yavuz, 259).
(12) Alliyü’l-Kâri, a.g.e., 252-253).
(13) Müslim, İmâret, 118.