Skip to content

Yaratılış Gâyesi Ve İnsan

Çevremize baktığımız zaman var olan her şeyin kendine göre bir amacının, gâye ve hedefinin var olduğunu müşâhede ederiz. Bizim küçümsediğimiz, gereksiz gördüğümüz, hattâ tiksindiğimiz birçok varlık, bizim bilmediğimiz ve bilemediğimiz nice önemli vazifeleri icrâ etmektedir. Çünkü kâinatı ve içinde var olan mahlukâtı yaratan Yüce Rabbimiz, yarattığı her şeyi belirli maksat ve vazifeleri icrâ etmeleri için yaratmıştır.

Eşref-i mahlukât olarak yaratılan, kendisine Allah’ın halifesi ünvanı verilen, akıl nimeti ile diğer varlıklara hükmetme yetkisi verilen, yerde ve gökte var olan her şeyin, kendi emrine âmâde kılındığı insanoğlu da belirli bir hedef ve gâye için yaratılmıştır. İnsanoğlunun kendine âit bir sorumluluğu vardır. Daha doğrusu yaratanına, kendine ve çevresine karşı yerine getirmesi gereken sorumlulukları vardır. İnsanoğlu, kendisinin başıboş ve sorumsuz olarak yaratıldığını mı zanneder? Böyle düşünenler için ancak şunu söyleyebiliriz:

Boş yaratmamış Rabbim hiçbir varlığı,

Hepsi O’nu tesbihle vazifeli.

Gâfil olanlar, gâfil olanlar,

Kulluktan uzak, şeytan yoluna uyanlar.

Yaratılış gâyesinden uzak,

Farkında değil ki; şeytan kurmuş ona tuzak…

         İnsanoğlunun yaratılış gâyesi; kulluk olarak açıklanmıştır. Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır insanoğlu. “Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Ez-Zâriyât(51), 56)  Kulluk sadece Allah’a yapılır. (El-Fâtiha(1), 5) İbâdet eden, kulluk vazifesini yerine getiren, bunu kendisi için, kendi menfâati için yapmış olur. Kulların yaptıkları ibâdete, Allah’ın ihtiyacı yoktur. O muhtaç olmaktan münezzehtir.   (El-Ankebût(29), 6)      Kulluk, Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılır. (Et- Tevbe(9), 72)   Bu vesile ile yapılan kulluk ise, ahiret mutluluğunun yeri olan, cennete girmeyi sağlar. (El-Fecr(89), 28-30)  

Yaratılış gâyemizin kulluk olduğunu öğrendikten sonra; kulluğun nasıl yapılacağını, kulluğun hangi manaları içine aldığını yani kulluk kelimesinin şümûlünü de biraz incelemek gerekmektedir.

Kulluğu, iki farklı şekilde izâh edebiliriz. Biri dar, diğeri geniş; biri özel, diğeri genel olmak üzere iki ayrı kısımda değerlendirebiliriz. Fakat bu iki ayrı mana birbirinden farklı olarak değerlendirilmemelidir. İkisini birlikte düşünüp anladığımız zaman kulluk kelimesini tam olarak anlamış ve öğrenmiş oluruz.

Kulluk, Cenâb-ı Allah’a bize vermiş olduğu sayısız nimetlere karşılık olarak, O’na ibadet etmek, teşekkür etmektir. Bu, kulluk kelimesinin özel veya dar anlamıdır. Kulun, Rabbine ibâdet etmesi üç şekilde mümkün olmaktadır:

Beden ile yapılan; namaz, oruç gibi ibâdetler.

Mal ile yapılan; zekât, fitre, sadaka gibi ibâdetler.

Beden ve mal ile beraber yerine getirilen; hacc ve umre gibi ibâdetler.

Kulluk kelimesinin daha geniş ve şümûllü olan târifi ise şudur: İbadetlerimizle ilgili olan hususlarda, ibadetlerimizin dışında, muâmelât dediğimiz günlük yaşantımızda ve sosyal meselelerimizde, insânî ve ahlâkî davranışlarımızda Allah’ın rızâsına ve emirlerine göre hareket etmektir. Yani, yataktan kalkıp ta tekrar yatağımıza istirâhat için dönünceye kadar, Allah’ımızın emirlerine uygun olarak, O’nun rızâsını düşünerek hareket etmektir. Hayatımızın her alanında emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır, ölüm anı gelinceye kadar ibâdet ve kulluk şuûru ile yaşamaktır. Her anımızda bizi gözetleyen, yaptığımızı bilen ve yaptıklarımızdan dolayı bizi hesâba çekecek olan Yüce Rabbimizin murâkabesinde olduğumuzu düşünerek ve bunu hiç aklımızdan çıkarmayarak hareket etmektir. Kulluk, Allah’tan gelen her seye  rızâ göstermektir, O’ndan gelene râzı olmaktır.

Yapılan ibâdetlerin, yerine getirilmeye çalışılan kulluğun kabûlü ve Allah’ın rızâsını kazanmaya vesile olabilmesi için; ihlâsla yani sadece Allah’ın rızâsı gözetilerek ve O’nun için yapılmış olması gerekir. (El-Beyyine(98), 5) / (Ez-Zümer(39), 11)   Ayrıca, ibâdet ve kulluğu ihsân mertebesinde yani Allah’ı görüyormuşçasına yapmak gerekmektedir. (El-Bakara(2), 112)

İbâdetler, ibâdetleri yapanların niyet ve düşüncelerine göre de bâzı kısımlara ayrılır:

 A) Cenâb-ı Allah, ibâdete lâyık olduğu için ibâdet etmek. Bu, ibâdetin en üst mertebesidir.

 B) Sevap kazanmak, cennete girip cehennemden kurtulmak, kulluk vazifesini yerine getirmek niyetiyle ibâdet etmek. Bu, niyet itibâri ile ikinci mertebedeki ibâdet şeklidir. Bu niyetle yapılan ibâdetler de birinci maddedeki niyetle yapılan ibâdetler gibi sahîh ve makbûl ibâdetlerdir.

C) Dünyevî bir çıkar elde etmek, insanlara gösteriş yapmak, yapmıyor demesinler diye ibâdet etmek gibi âdî, menfâatçi, dünyalık nedenlerle ibâdet etmek. Bu niyetle yapılanlar makbûl ve sahîh değildir. Böyle düşüncelerle ibâdet ettiğini zannedenler, kulluk vazifelerini yerine getirmedikleri gibi bol bol da günâha girerler.

Kulluğumuzu, yukarıda tarif edildiği şekilde gözden geçirmek ve kulluğumuzun ne durumda olduğunu görüp incelememiz gerekmektedir.

         Bir kimse kulluğu dar manası ile alır ve hayatını ona göre yönlendirirse, yani kulluğu sadece bazı ibâdetleri yerine getirmekle bitti zannediyorsa, kendi kendini aldatıyor demektir.

Bir kimse düşünün ki; namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyor, hacca gidiyor yani ibâdetlerini yerine getiriyor. Ahlâk ve muâmelât meselelerinde dinin emirlerinden haberi yok veya onları görmezden geliyor. Bu kişinin kulluğunu gerçek manada yerine getirdiğini söyleyebilir miyiz?

İbâdet yapıyor ama ibâdetin tesiri üzerinde gözükmüyor. Kötü huyları var; kırıcı, kaba, yalan, hile …. vb. ahlâkî bozuklukları var. Faize, içkiye, kumara, kul hakkına, yoksula, muhtaca dikkat etmiyor. Çevresiyle problemli, nefret edilen kişi, güvenilmez, menfâatçi diye tanınıyor.

İnsanlara iyi, güzel, doğru, yanlış, güzel, çirkin ….vs. şöyledir diye anlatıyor, insanların bu anlattıklarına uymalarını istiyor. Fakat kendisi işine geldiği, menfaatine uyduğu şekilde anlattıklarından, söylediklerinden yan çiziyor. Çıkar ve menfaate göre konuşup, farkında olmadan doğruluktan, hak olandan ayrılıyor. Kaş yapmak isterken göz çıkarıyor, talkın verip salkım yutuyor ve bu yaptığını da doğru zannediyor.

İbâdet yaptığı hâlde bu gibi kötü huylarla tanınan, kötülükleri terkedemeyen kişinin kulluğunu ve ibâdetlerini tekrar gözden geçirmesi gerekmektedir…

***  ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )

Hasan Kuş

     

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *