“Muhakkak ki biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” (Fetih Sûresi (48) 1-3)
“Muhakkak ki Kostantiniyye (İstanbul) fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır. Ve onu fetheden ordu (asker) da ne güzel bir ordudur.” (Hakim, Câmiussağir)
Bu ayet ve hadis konu itibarı ile farklı konuları ihtiva etmesine rağmen, her ikisinin de ortak yanı; fetih müjdecisi olmalarıdır. Ayet-i kerime Mekke’nin fethini, hadis-i şerif ise İstanbul’un fethini müjdeliyor. Kur’an’ın bazı ayetleri ve peygamberimizin (s.a.s.) bazı hadisleri gaybî olan bazı hususlar hakkında bizlere haberler vermiş ve bu haberler vakti gelince vuku bulmuştur. Mekke ve İstanbul’un fethi bunun örneklerindendir.
Peygamberimiz (s.a.s.), arkadaşlarıyla beraber Kâbe’ye giderek umre ziyareti yapmak istiyor. Bu niyetle yola çıkıyor ve Mekke’ye ulaşıyorlar. Fakat Mekke’liler gelen müslümanları şehre sokmuyor. Umre ziyareti yapılamıyor. Neticede Udeybiye anlaşması imzalanıyor ve müslümanlar Medine’ye geri dönüyorlar. İşte bu esnada nâzil olan Fetih sûresi, Mekke’nin fethedileceğini müjdeliyor ve aradan geçen iki-üç yıllık sürenin sonunda Mekke fethedilerek bu müjdeye nâil olunuyor. Mekke’nin fethi ile beraber, insanlar akın akın müslüman olmaya başlamış ve Kâbe putlardan temizlenmiştir.
İstanbul’un fethine, sebepleri ve sonuçları açısından, fethin hazırlanışı, uygulanışı ve sonucu açısından baktığımızda, olayın ibretli yönlerini kavrar ve gerekli olan dersleri çıkarabiliriz. Sadece sonucuna bakarak sevinmek veya kutlamalarda bulunmak, fethin arka planını gözardı etmek doğru ve tutarlı bir davranış değildir. Olaylar bütün yönleri ile değerlendirilirse gelecek için faydalı sonuçlara ulaşılabilir.
İstanbul’un fethedileceği peygamberimiz (s.a.s.) tarafından müjdelenmiş ve bu müjdeye nâil olabilmek için, bir çok cengâver çeşitli zamanlarda düzenlenen fetih hareketlerine katılmış, peygamberimizin övdüğü komutan ve askerlerden olmayı arzulamış ve bu uğurda şehid olmuştur. Medine’den kalkıp İstanbul eteklerine kadar gelen ve burada şehid olan Ebû Eyyûb El-Ensârî (r.a.) de bu müjdeye ulaşabilmek için yollara düşmüş ve kendisine fetih müyesser olmasa da bu yolda şehid olmak nasip olmuştur.
Her komutan gibi Fatih Sultan Mehmed de İstanbul’u fethetmeyi ve hadis ile müjdelenen komutan olmayı arzu ediyordu. Fatih, fethi gerçekleştireceğine inanıyordu, inancı ve azmi tamdı. Fetih için gerekli olan maddî ve manevî hazırlıkları yapmış ve Allah (c.c.)’ın izniyle zafer ona nasip olmuş ve peygamber müjdesine nâil olan komutan olmuş ve “Fatih” ünvanını almıştır.
İstanbul’un fethini müjdeleyen hadis-i şerif ile İstanbul’a ayrı bir önem verilmiş, buranın fethedilmesiyle önemli bir merkez haline geleceği ve bu merkez üzerinden İslam dininin Avrupa’ya ve diğer ülkelere yayılacağı müjdelenmiştir.
Fatih’i yetiştiren hocalar (Akşemseddin, Molla Gürânî……..) devrin en iyi hocaları idi. Akşemseddin, her an Fatih’le beraber olmuş, maddî ve manevî yönden olgunlaşması için, diğer hocaları ile birlikte ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdir. Ebû Eyyûb El-Ensârî’nin kabrinin bulunması, ordunun moralinin yüksek tutulması, Akşemseddin Hz.’nin duâ ve himmetiyle olmuş ve kendisi de fethin müyesser olması için, göz yaşları içerisinde duâ ve niyazda bulunarak secdelere kapanmış ve İstanbul’un manevî fatihi olmuştur.
Fatih Sultan Mehmed, Akşemseddin Hz.’ne saygıda kusur etmez, fikirlerini baş tacı ederdi. Fatih’in bu davranışı, Osmanlı Devletinde Allah’ın veli kullarına olan hürmet ve tazimin bir örneğidir. Onlar kendi maddî güçlerinin yanında, evliyanın hayır duâ ve manevî desteklerini de arkalarına alarak “İ’lâ-yı Kelimetullah” uğrunda mücadele etmişlerdir. Osmanlıyı ayakta tutan üç unsurun olduğu söylenir: Medrese, Tekke ve Ordu. Gerçekten de tarafsız olarak tarihe göz atıldığı zaman, bu sözün haklılığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Fetihten önce tebdil-i kıyafet edilerek, çarşının denetlenmesi ve bu denetleme neticesinde ortaya çıkan; insanların birbirine bağlılığı, yardım ve iyilikseverliği, hak ve hukuka riâyet gibi ahlâki olgunluklarının fethe yaptığı olumlu etkiler gözardı edilmemelidir.
Fatih, ilim ve bilimle içiçe yaşıyordu. En ileri teknik imkânlarla fethe hazırlandı. Top icad edip toplar döktürdü. Gemiler karada yüzdürüldü. Maddî ve Manevî imkânlar birleşince Bizans yerle bir oldu ve “Orta Çağ” sona erip “Yeni Çağ” başlamış oldu.
Fetih müyesser olunca, Fatih Sultan Mehmed Han; içki, kumar ve şehevî arzularını tatmin ederek değil, kendisine bu zaferi nasip eden Allah’ına şükür secdesine kapanarak fethi kutluyordu. İlk iş olarak ta Ayasofya, fetih hediyesi ve Fatih’in bir vakfı olarak camiye çevriliyordu. Ayrıca gayr-i müslimlere, din ve vicdan, hayat, ticaret ve iskân hürriyetleri veriliyordu.
Zaferler, başarılar ve sevinçler, isyanla ve günaha girerek değil, Allah’a şükredilerek kutlanılmalıdır. İsyan ve günah ile içiçe olmak, Allah’ın o millet üzerinden rahmetini ve yardımını kaldırmasına vesiledir. Olumsuz, başarısız ve kötü sonuçlara da isyan ve günaha girerek değil, hatamızı anlamaya çalışarak, sabrederek, başa gelen iyilik ve kötülüğün bir imtihan vesilesi olduğunu düşünerek yaklaşmaya çalışmalıyız. İyiliğe şükretmenin, kötülüğe de sabretmenin şu dünya imtihanını kazandıracağını düşünerek olayları hakkıyla değerlendirmek gerekir.
*** ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )
Hasan Kuş