Kardeşlik, Hizmet, Üstünlük, Liderlik
*** “Mü’minler Kardeştirler; kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” (Hucurât Suresi – 10. Âyet)
İnsanlık tarihi, bizim inancımıza göre Hz. Âdem babamızla başlar. Bu inanışa göre hangi millet veya inanıştan olursa olsun bütün insanların Hz. Âdem (a.s.)’e nisbetle kardeş olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Biz müslümanların ise, bundan farklı ve daha üstün bir dereceye sahip olan bir kardeşliğimiz vardır. Bu da Hz. Muhammed (s.a.s.)’in tebliğ ettiği ve Allah katında geçerli olan, aslı geldiği gibi kalan değişme ve tağyire uğramadan günümüze ulaşmış olan, kıyamete kadar da geçerli olacak olan İslam dinine mensub olmakla elde ettiğimiz İslam kardeşliğidir.
İnsanlar çeşitli vesilelerle birbirleriyle kardeş olabilmektedirler. Aynı anne-babanın evladı olmak yani kan bağı ile aynı hanımın sütünü emme sebebiyle yani sütkardeşliği vesilesi ile aynı inanç ve düşünceye sahip olmak vesilesi ile yani inanç ve dava birliği vesilesi ile.
Hayatın her alanında ve her zamanında olduğu gibi birbirleriyle kardeş olanların da birbirleri üzerlerinde hakları olduğu gibi, birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken görev ve sorumlulukları vardır. Bu hak ve sorumluluklar da karşılıklı anlayış ve hoşgörü içerisinde fertlerin birbirlerine yardımcı olmalarıyla gerçekleştirilebilir.
Herkesin hayat şartlarını kendisine göre yorumlaması, ahlâk ilkelerini sübjektif olarak menfaatine uygun olarak uygulama arzusu, kendini ve kendi benliğini yani egoizmini ön plana çıkarması gibi sebepler neticesinde hak ve görevlere tam olarak riayet edilmediğini görüyoruz.
Dünya hayatının bir imtihan olması, şeytanın insana olan düşmanlığı, nefsi arzular, şeytana bedavaya askerlik yapan ve insanlıktan uzaklaşıp şeytan gibi olan insanların varlığı, helâl ve haram anlayışı, mal-mülk ve evladın fitne yani imtihan oluşu gibi sayabileceğimiz birçok sebep bulabiliriz insanların farklı anlamalarına, düşünmelerine ve farklı şekilde uygulamalarına. Fakat bu farklı anlayışların, düşmanca sergilenen hareket şekillerine dönüşmesini haklı kılacak, destekleyecek hiçbir delil veya mesned bulamayız!
İslam tarihine baktığımız zaman, müslümanların, İslam kardeşliğinin en güzel örneklerini verdiğini müşahede ederiz. Hicretten sonra Medine’li Ensâr ve Mekke’li Muhâcirler arasında yapılan kardeşlik anlaşmasının bir benzerini bugüne kadar tarih kaydedememiştir.
İstanbul’un fethinden önce, esnafın diğergamlığını, kanaatkâr tavrını sergileyen başka bir tablo görülmüş müdür? Emperyalizm ve kapitalizm anlayışı ile daha fazla kazanmak daha fazla hakimiyet kurmak, kendi refah seviyesini arttırmaktan başka bir şey düşünmeyenler arasında, müslüman Anadolu esnafının Âhi Evren liderliğinde ortaya koyduğu Âhilik ve Fütüvvet anlayışının bir benzeri bugüne kadar ortaya konulabilmiş midir?
Kardeş olanların veya kendilerini birbirinin kardeşi olarak görenlerin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Birbirini sevmek, sahip çıkmak, iyi olana teşvik, yanlıştan ikaz, hüznü ve sevinci paylaşmak, sır saklamak, fedakâr olmak, bencil olmamak, haset etmemek, zorda olanı yalnız bırakmamak …….vb. gibi.
Bu giriş faslından sonra yavaş yavaş müslümanların kardeşliğinin bugünkü durumlarını incelemeye ve tahlil etmeye geçebiliriz. Mesele İslam kardeşliği meselesi olunca, konuyu genel ve özel olarak ele almak gerekiyor.
Konuya genel açıdan baktığımızda, dünyada var olan bütün müslüman ülkelerin birbirleriyle olan kardeşlik ilişkilerini incelemek gerekiyor. Üzülerek ifade ediyorum ki, müslüman ülkeler arasında hakiki bir İslam kardeşliğinin yaşandığını göremiyoruz. Veya âcizane öyle düşünüyorum.
Hatta aynı ırka mensup olan müslümanlar arasında bile gerçek bir İslam kardeşliğinin hayat bulamadığını üzülerek müşahede ediyoruz. İslam kardeşliğine göre hareket etseler birbirlerini yemezler, birbirlerine sırt çevirmezler ve kardeşlerini bırakıp ta gayri müslimlerle işbirliği yapmazlardı. Biraz sonra vereceğim örneklerle daha iyi anlaşılacağını tahmin ediyorum. (İsrail’in Gazze saldırısını ve gelişen olayları düşünün!)
Gerçi ırkın, nesebin insana sağladığı bir üstünlük yoktur. Burada bunu zikretmemin sebebi aynı ırka mensup olanların aralarındaki millî değerlerin tesiriyle birbirlerine daha yakın olabileceğinden dolayıdır.
Bugün yeryüzünde en çok zulüm gören, işkenceye maruz kalan, hakları gasp edilen, horlanan, zaman zaman ikinci sınıf insan muamelesi gören, acımasızca katledilen, hayat hakları hayvanlardan daha değersiz görülerek; bırakın sadece öldürülmeyi cesetleri parçalanan, organları alınıp satılan ve organlar çıkarılınca cesetleri parçalanan veya yakılan müslümanlar değil midir?
Örnek mi istiyorsunuz? Rusların, Çeçenistan’da yaptığı nedir? Bu konuyla ilgili haberleri son zamanlarda duymaz olduk. Ne olup bittiğinden tam olarak haberdar değiliz. Yazıp ta gündemde tutanlardan, bu konuda haber yapanlardan Allah razı olsun. Öldürülen, yakılan, cesedi parçalanan, organları alınıp satılan Çeçenlerin sayısı yüzbinleri geçti. Daha dün, önce Bosna’yı, sonra Kosova’yı ve halkını yerle bir ettiler. Keşmir ayrı bir dert, Filistin’in durumu içler acısı, Irak harab oldu, Afganistan da işgal altında. Doğu Türkistan’da Komünist Çin mezâlimi. Somali, Sudan, Etiyopya… vb. daha nice yerlerde olanlar hep müslümanlara olmadı mı? Peki yeryüzünde bu kadar müslüman ülke varken ve bunlar kardeşken ve bunların resmi bir teşkilatları varken nasıl oluyor da müslümanlara yapılan bu zulüm ve ihlallere karşı koyamıyorlar?
Hemen söyleyeyim, gerçek kardeş olmadıkları için, egoist oldukları ve hep kendi menfaatini düşündükleri ve en önemlisi de; bir müslümanın aklından hiç çıkarmaması gereken ölümü unuttukları için ve dünyayı çok sevdikleri için! Düşmanla savaşmayıp birbirleriyle uğraştıkları ve adetâ birbirleriyle soğuk savaş, zaman zaman sıcak savaş yaptıkları için. Halklarının huzur ve refahlarını sağlamak yerine onlarla mücadele etmeyi, savaşmayı sevdikleri için!!!
Yakın zamanda yaşanan bazı olayları önyargısız olarak düşünmeniz ve dersler çıkarmanız amacıyla örnek olarak veriyor ve cevapları sizin bulmanızı istiyorum. Doğru ve yanlışı tespit ettikten sonra da doğru olandan asla ayrılmamanızı tavsiye ediyorum.
- Çeçenistan ile Rusya savaşında kim ve hangi ülke, hangi tavrı sergiledi?
- Doğu Türkistan’da, Kızıl Çin o coğrafyada yaşayan kardeşlerimize çeşit çeşit ve iğrenççe zulüm yapıyorken, âdete soykırım yapıyorken bizler ne yapıyoruz? İslâm ülkeleri neler yapıyor?
- ABD, Afganistan işgal etti, biz müslümanlar ne yaptık?
- ABD, Irak’ı hiç olmayan yalan bir varsayım üzerine işgal etti, İslam ülkeleri ne yaptı ve tavırları ne oldu?
- Son Gazze olayında hangi İslâm ülkesi neler yaptı? Kim kimin yanında oldu, kim kimin dostu gibi davrandı?
Yukarıda İslam kardeşliğini genel açıdan ele aldık ve bu yöndeki düşüncelerimizi sizlerle paylaştık. Bugün hâlâ Filistin’de ve Irak’ta yaşanan olaylar ve müslüman ülkelerin, bu olaylar karşısında takındıkları tavırlar maalesef yazdıklarımızı haklı çıkarmış ve müslüman ülkelerin hakiki bir İslam kardeşliğini tesis edemediklerini ortaya koymuştur. Şairin de dediği gibi; kişinin aynası yaptığı işidir, söylediği şeyler değil.
Müslümanlar zulme maruz kalır da, bu zulmü defedebilecek, hafifletebilecek, durdurabilecek imkânları olup ta bunları kullanmayanların vay haline! Hele hele bu imkânları ile bile bile veya gaflet sebebi ile zalimlere destek oluyor iseler, binlerce kere vay onların haline! Ahirette bunun hesabını nasıl verecekler?
Şimdi ise İslâm kardeşliği meselesini özel veya dar anlamı ile ele alacağız. Herhangi bir yerde yaşayan müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri, bu ilişkilerin nasıl olması gerektiği, bu hususlarla ilgili olarak zihinleri meşgul eden bazı meseleleri izah etmeye gayret edeceğiz.
Dinimiz birlik, beraberlik ve kardeşlik dinidir. Bu dine mensup olan insanların aralarındaki ilişkileri kardeşlik duyguları içerisinde halletmeleri gerekir. İyi ve olumlu tarafları ön planda tutmak, ortak noktalara vurgu yapmak gibi hususlar bizi her zaman olumlu sonuçlar almaya sevkeder.
İnsanların yaradılışları, huyları, mizaçları, alışkanlıkları, zevkleri, hoşlandıkları ve korktukları şeyler farklı farklıdır. Aileler ve toplumun diğer birimleri bu farklı insanların bir araya gelmesi ile oluşmaktadır. Bu farklılığın bir neticesi olarak hak ve hukuk anlayışı, görev ve sorumluluk anlayışı, saygı ve hoşgörü anlayışı gibi hususlar ortaya çıkmaktadır.
İnsanlar, basmakalıp veya robot misali tek tip olmadıkları için, insanların meydana getirdiği toplumda da farklı farklı anlayışların veya oluşumların ortaya çıkması çok normal bir sonuçtur. Müslümanların da farklı dernekler, teşkilatlar, kuruluşlar, oluşumlar, cemaatler oluşturması ve bunların etrafında toplanması yadırganacak bir durum değildir. Önemli olan, farklılıkları firkate, ayrılığa vesile kılmamaktır. Farklılıklar içerisindeki vahdeti, birliği, ortak noktaları kavrayabilmektir. Bir anne-babanın üç-dört çocuğu vardır. Huyları, mizaçları alışkanlıkları farklıdır ama ortak noktaları o anne-babanın çocukları olmaları ve kardeş olmalarıdır. Farklı huya sahip olmaları kardeş olmalarına engel değildir.
Bir elin beş parmağı vardır. Ama hepsi farklıdır, aynı değildir. Hepsi aynı olsa idi, bizler birçok ihtiyaçlarımızı gideremezdik. Burada mühim olan nokta, farklı olmalarına rağmen her birinin kendi vazifesini ayrı ayrı icra etmesi ve gerektiği zaman da hep beraber el vazifesini yerine getirmeleridir. Müslümanlar da farklı teşkilat, dernek ve cemaatleri ile üstlendikleri vazifeleri ayrı ayrı yerine getirmeliler ve bir binanın tuğlaları gibi kenetlendiklerini ve bu sayede bir bütün olduklarını unutmamalıdırlar. Özel sorumlulukların yanında genel sorumlulukların da olduğunun şuurunda olmalıdırlar.
Var olan teşkilat ve cemaatlerin her biri Allah rızası için hayırda yarışma esası üzerine, hayırlı ve iyi olanları yapmak niyetiyle tesis edilmişlerdir. Bu açıdan bakınca, bu teşkilatların herhangi birisinin İslam’ın hoş görmediği, tasvip etmediği bir hâl, tavır, anlayış ve düşünceye sahip olmaları kendi varlık sebeplerine aykırı hareket etmekten başka bir işe yaramaz. İslam’ın ortaya koyduğu prensipler ortada dururken yanlış ve hatada ısrar edilmesinin anlaşılır ve kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Her bir cemaat, her ne kadar kendilerine göre bazı hususları ön planda tutsalar da, İslam’ı bir bütün olarak ele almalıdırlar. İslam’ın bir bölümünü alıp diğer bölümünü görmezden gelmek veya ihmâl etmek, farklı şeylerle meşgul olanlara değişik gözle bakmak doğru değildir. Uygulamalarda bazı farklılıklar olmasına rağmen, farklı görevler icra edilmesine rağmen; özün, muhtevanın, amacın bir olduğu unutulmamalıdır. Hakk rızası için, Hakka ve halka hizmet etmek, insanlara faydalı olmaya çalışmak temel hareket noktasıdır.
Farklı bölümleri olan bir fabrikanın, farklı bölümlerinde çalışan işçileri o bölümlerinin işçileri olmakla beraber, o fabrikanın işçisi sayılmaktadırlar. Çünkü onların amacı o fabrika namına üretim yapmaktır. Farklı kuruluşlar eliyle farklı alanlarda yapılmaya çalışılanları bir görev taksimi olarak görmek ve her bir kuruluşu da fabrikanın üretim yapan bölümleri olarak düşünmek gerekir. Nasıl ki, bölümler tek başına fabrikayı temsil etmiyorsa, cemaat ve kuruluşlar da tek başlarına İslam’ı temsil edemezler. Sadece İslam adına üzerlerine aldıkları veya yerine getirmeye gayret ettikleri vazifelerini yapmaya çalışırlar ve her biri, birbirini tamamlayarak İslam binasını bir araya getirirler. Ve bunu yaparken de her biri, bir tarağın dişleri gibi eşittir ve aralarında üstünlükten söz edilemez. Üstünlük Allah’ındır. Allah’ın kullarının meselesi ise, üstünlük taslamak değil, üstün ve yüce olan Rablerine karşı kulluk vazifelerini yerine getirip insanlığa faydalı olmaya çalışmaktır.
Üstünlükten bahsetmek, diğerlerini gereksiz görmek cehaletten başka bir şey değildir. Bir ev düşünün, on tane odası olsun ve her bir odanın da bir lambası olsun. Lambaları da farklı farklı olsun. Kimi ampul, kimi florasan, kimi avize olsun veya farklı renklerde olsun. Bunların görevi nedir? Odaları aydınlatmak. Biri diğerini gereksiz görebilir mi? Göremez. Çünkü her biri bulunduğu odayı aydınlatmak zorunda. Peki bir lamba diğerlerinden daha üstün olduğunu söyleyebilir mi? Hayır. Çünkü hepsinin amacı bulundukları odayı aydınlatmaktır ve bunun için de ana şartelden gelecek olan elektrik akımına muhtaçtırlar. Bu misalde olduğu gibi cemaat, dernek ve kuruluşlar da ana şartel konumundaki İslam’a muhtaçtırlar ve üstünlük veya yücelik; şu ya da bu kuruluşta değil, İslam’dadır. Bu kuruluşların varlıklarının bir mana ifade etmesi, onların İslâm ana şartelinden gelen elektiriği almalarına ve bunu yansıtmalarına bağlıdır. Demek ki üstünlük İslam’ın hakkı, hizmet ise bütün dernek, teşkilat ve her bir müminin görevidir.
İnsanlar kendi aralarındaki münasebetlerinde bazı hususlara dikkat etmelidirler. Bunların başında önyargıdan, peşin hükümden uzak olmak gelir. Bir kimse bir kişi veya kuruluş hakkında peşin hükümle hareket ederse, karşı tarafla sağlıklı bir iletişim ve ilişki kurması mümkün olamaz. Karşımızdaki insanlar hakkında bir yargıya varmadan önce onları tanımalıyız. Onların ve amaçlarının ne olduğu hususunda bilgi sahibi olmalıyız. Bilgisizlik ve cehalet bizi önyargılı olmaya, önyargılı olmak ta yanlış neticelere götürür. Onun için, bilgimiz olmayan konularda, tanımadığımız insanlar hakkında; uzaktan veya onların dış görünüşlerine göre tahminlerde bulunup, ileri geri konuşmak karanlıkta yol almaya, köre renk sormaya benzer.
İnsanlar farklı oldukları için düşünceleri de farklıdır. Birçok düşünceyi paylaşan aynı teşkilatın üyeleri de bazı konularda farklı düşünebilir. Farklı düşünene kızmak, onu alaya almak doğru değildir. Aksine onun niçin öyle düşündüğünü öğrenmeye çalışmak gerekir. Farklı görüşlerimizden dolayı aramızda hoşgörünün gelişmesi gerekir. Birbirine karşı hoşgörülü olmayı beceremeyenler arasında gizliden gizliye, farkında olmadan bir düşmanlık ve kin duygusu gelişmeye başlar. Bunun ilacı ise hoşgörülü olmak ve birbirimizle konuşmaktır. İnsanlar konuşarak birbirlerini anlayabilirler. Konuşmayarak sadece birbirine bakmakla yetinenler veya birbirine uzak durmaya çalışanlar, hoşgörülü olmayı beceremedikleri gibi hüsnü-zandan da uzaklaşırlar ve hayır işleyeyim derken hayırdan uzak kalabilirler. Kaş yaparken göz çıkarılmamalıdır.
Farklı teşkilat veya cemaatlerin bir bütün olabilmeleri için; aralarında kaynaşmanın, iletişimin ve karşılıksız bir sevginin bulunması gerekir. Allah için birbirini sevmek, müslümanları birbirlerine yaklaştıran ilk vasıtadır. Kendisi için istediği iyilikle, istemediği kötülüğü, müslüman kardeşi için de arzu etmek, bencil olmamak, paylaşımcı, katılımcı ve diğergâm olmak bir müslümanın temel özelliklerindendir. Bu hasletlere sahip olmayanın imanında zayıflık vardır. Diğer teşkilat ve cemaatlere bakılırken, değerlendirme yapılırken bu husus göz ardı edilmemelidir. Sevgi, insanları yakınlaştırırken, nefret ve kin de uzaklaştırır. Kaynaşma ve iletişimi temin için; karşılıklı ziyaretleşmeler olmalı, davetler yapılmalı ve bu davetlere icabet edilmeli, bir araya gelindiğinde sivri ve farklı konuları değil de ortak noktaları konuşmalı veya konuşmalara ortak meselelerden başlanıp farklı noktalar sona bırakılmalı ve karşımızdakini mağlup etme düşüncesiyle değil, sadece ve sadece birbirimizi anlamak ve kendimizi, düşüncemizi karşı tarafa izah etmek düşüncesiyle hareket etmeliyiz. Müslümanlar kendi aralarında merhametli ve yumuşak huylu olmak zorundadırlar.
Sahip olunan liderlik ve dava anlayışının da doğru bir zemine oturmuş olması gerekir. Bencillik ve enâniyetin sonu her zaman hüsran olmuştur. Biz üstünüz, lideriz, haklıyız anlayışı, kendine aşırı güven duygusu ve menfaat düşüncesiyle hareket etmek bizi istenilen neticeye ulaştıramaz.
Huneyn’de sayılarının çokluğuna bakarak bugün bizi yenecek çıkmaz diye düşünen İslam ordusu bozguna uğradı. Allah yardımını gönderdi ve onlara zaferi nasib etti. Kazanılmak üzere olan Uhud savaşı, ganimet toplama telaşına düşülünce neticesiz kaldı. Verdiğim örneklerdeki olumsuz durumu ifade için çeşitli nedenler söylenebilir. İzah etmeye çalıştığım konuyla ilgili tarafları olduğu için bu örnekleri veriyorum. Afganistan, Rusya ile yapılan savaşı, Allah’ın yardımı ve birlik-beraberlik içerisinde olmalarının bir neticesi olarak kazandıktan sonra kendi kendilerine mağlup oldular. Bencillik, makam, mevki, menfaat, sen-ben …. gibi duygular ön plana çıktı ve dün omuz omuza vermiş olanlar, karşı saflara geçtiler. Sonuç ne oldu? Hüsran!
Yukarıda da ifade edildiği gibi, dernek, teşkilat ve cemaatler bir bütünün parçalarıdır. Aralarında bir üstünlük yoktur. Hayırda yarışan ve hayrı düşünen oluşumlardır. Onun için birbirlerine karşı olumsuz tavırlar takınmaları, kötüleyici, rencide edici, üzücü hâl ve harekette bulunmaları doğru değildir ve bunu yapanların, kendilerini ve gâyelerini yeniden gözden geçirmeleri gerekir.
Cemaat, dernek ve teşkilatlarda önemli olan liderler değil davadır. Yani, Hakk’a kulluk etmek ve halka hizmet edip faydalı olmaktır. Liderler geçicidir. Amaç lidere değil, davaya hizmet etmek olmalıdır. Lideri hatasız görmek, her dediğini doğru kabul etmek, hata ve yanlışlarına göz yummak doğru değildir. Davayı liderle özleştirmek, lidere bir şey olursa dava biter diye düşünmek yanlıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) vefat edince Hz. Ebubekir şöyle diyordu: “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür. Kim Allah’a tapıyorsa O diridir ve ebedî olandır.” Peygamberimiz ashabı ile istişare ederek onların fikirlerini alırdı. Bazı meselelerde ashab-ı kirâm (r.anhum) peygamberimizin söylediği şeyin vahiy olup olmadığını sorar ve vahiy değilse kendi fikirlerini rahatlıkla söylerlerdi. Peygamber olmasına rağmen ben her şeyi bilirim, yaptığım ettiğim doğrudur demiyordu. Kendini peygamberden üstün gören varsa kendisinin ve yaptıklarının, mükemmel ve kusursuz olduğu iddiasında bulunabilir. Kimse bunu diyemeyeceğine göre, herkesin eksik ve hataları olduğuna göre, omuz omuza olmak gerekirken birbirine karşı veya uzak olmanın manası ne?
Burada ortaya çıkan diğer bir sonuçta “lider mi? Dava mı?” sorusunun cevabıdır. Var olan kuruluş ve cemiyetin ulaşmak istediği neticeleri almak bir lidere indirgenemez. Liderler hatasız değildir, ebedî değildir. İnsandırlar, onları ne küçümsemek ne de olağan üstüleştirmek doğru değildir. Rahatlıkla karşılıklı konuşabilmeli, özellikle idarecinin danışman veya istişare heyetinde olanlar duygusal değil, mantıksal hareket etmeli ve bir konu hakkında düşündüklerini rahatça tartışabilmelidirler. Ashab-ı irâm efendilerimiz çok rahat bir şekilde Efendimiz (s.a.s)’e söylediği bir şeyin vahiy olup olmadığını rahatlıkla sormuşlardır. Bu konularda peygamber efendimizin davranışlarını her idareci kendine örnek almalıdır. Bir teşkilat üyesi olanlarda üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Ben varsam dava var ben yoksam dava biter” bilinciyle hareket ederek gerçek manada sorumluluk üstlenmelidirler.
Lider kimdir? Hangi şartları taşımalı, görev süresi, görevden alınması gibi hususlar konumuzun dışındadır. Buna girmek istemiyorum. Fakat her müslümanın bir idarecide bulunması gereken vasıfları, haklarının ve görevlerinin ne olduğunu bilip öğrenmesi ve bu çerçevede hareket etmesi bizi mutlak teslimiyetçilik anlayışından kurtarıp, Kur’an ve sünnet ölçüleri içerisinde daha sağlıklı ve olumlu bir toplum anlayışına ve huzurlu, karşılıklı güven ve anlayış içerisinde icra edilecek sosyal faaliyetlerin oluşumuna vesile olur diye düşünüyorum.
Son olarak bu hususlarda yanlış anlaşılan bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. Bir âlimi, hocayı, lideri, başkanı, idareciyi kurtarıcı olarak görme yanlışlığını izah etmek istiyorum. Önde olan, başta olan, lider konumunda olan insanlar, bilebildikleri kadarıyla insanlara faydalı olmaya çalışırlar. Hataları ikaz eder, doğruların ne olduğunu öğretmeye çalışırlar. Bu kimseler, insanları cehennemden kurtarıp cennete sokan insanlar değildir. Böyle düşünmek imanı tehlikeye sokar ve insanı kâfir yapar. Veya bu gibi kimselerin yanında yer almanın kurtuluş anlamına geldiğini düşünmek doğru değildir. Bunu böyle düşünen kişi kim olursa olsun kendini kontrol etmeli ve imanını yenilemelidir. Hiç kimse bırakın başkasını, kendisinin bile ne olacağını bilemez. Onun için korku ile ümit arasında olmak gerekir. Yani cennete girme ümidi taşıdığımız gibi cehenneme girme korkusunu da taşımalıyız. Elimizde garanti belgemiz yok.
Böyle değerli olan âlim, hoca, lider, idareci ve başkanları kurtarıcı değil de kurtuluşa vesile olan yani doğruları anlatıp onlara yönlendiren, kötülükleri anlatıp onlardan sakındıran, insanların iki cihan mutluluğu için onlara yol gösteren, rehberlik eden, irşad eden ve insanlara faydalı olmaya çalışan kimseler olarak değerlendirmek gerekir. Hayra ve şerre vesile olan şeyler vardır. Hayra ve şerre vesile olan da onu işleyen gibidir. Böyle kimselerin amacı hayra vesile olmaktır. Ehil olmayan ve bu konularda bilgisi olmayanlar yanlış düşünebilmektedirler. Güneş balçıkla sıvanmaz. Meseleleri doğru anlayıp doğru izah etmek gerekir. Yani diyoruz ki; hepimiz kardeşiz ve kardeş gibi yaşamalıyız.
Kısa da olsa lidere, idareciye itaat meselesi ile yazımı bağlamak istiyorum. Kur’an ve Sünnet dışında bir fikir, düşünce kimden gelirse gelsin değerlendirilmeli ve gerekirse yapıcı ve olumlu katkı sağlayacak eleştiriler ve öneriler sunulabilmelidir. Dînî yönden baktığımızda Kur’ân ve Sünnet temel ölçüdür. Özellikle dînî manada hizmet yarışında olanlar buna çok dikkat etmelidirler ve asla duyguları ve düşünceleri temel kaynaklara aykırı olmamalı ve sık sık otokontrol ve özeleştiri yapabilmelidirler, hatta yapmalıdırlar. Bazı örnekler verelim: Peygamber efendimiz sık sık ben bir beşerim, kul peygamberim ifadelerini kullanır ve gaybı ben bilemem derdi. Bu sözlererdeki mesajı açmaya gerek yok diye düşünüyorum. Hulafâ-i Raşidin (r.anhüm) efendilerimize bakınca da şunu görüyoruz: Hz Ebubekir (r.a.) “Ben Kur’ân ve Sünnete uydukça bana itaat edin diyor. Hz Ömer (r.a) Kur’ân ve Sünnete göre amel etmezsem ne yaparsınız?” deyince cemaatten birisi “kılıcımla boynunu uçururum deyince, Hz. Ömer (r.a) yanıldığı zaman kendisini ikaz edeceklerin olduğundan dolayı Allah(c.c.)’a hamdetmiştir. Yine onlardan birisi hatamı düzeltenden Allah razı olsun demiştir.
Demek ki hatasız olan ve kendini veya lideri hatasız gören anlayışın İslâm’da yeri yoktur. Bir de bazıları benim liderim veya hocam en iyisini bilir, en iyisini o yapar gibi konuşuyorlar. Bu imanı gizli şirke götüren bir durumdur. Çünkü en iyiyi bilen, yapan, en büyük ve en üstün, en mükemmel olan Hz. Allah’tır. İnsanlar yapabildiklerinin en iyisini yapar, bilebildiğinin en iyisini bilir. Yani insanların söz ve fiillerine mükemmellik nazarı ve ifadesi kullanmak doğru değildir.
Bir de doğru biziz, hizmeti biz yapıyoruz diğerleri yanlış veya hizmet etmiyor diye konuşmak ta doğru değildir. Herkes elinden geldiğince hizmet eder, etmeye çalışır, fakat hata ve eksikler olabilir.
Lider ve teşkilatın kendine has bir şeref ve haysiyeti vardır. İnsanlar birbirlerinin eksik, hata ve yanlışlarını görünce şahsiyetler hakkında konuşmamalı. Ancak davranışlar değerlendirilmeli. Her insan hata yapabileceğine göre, namus ve şerefe halel getirecek bir eksik ve hatalı davranış yapmadığı müddetçe hiç bir kimsenin namus ve şerefi hakkında ileri geri konuşmak dînî ve ahlâkî değerlerimize göre kesinlikle doğru değildir. Zaten dînimiz insanın şeref ve haysiyetiyle ilgili konularda ayıbın ifşâ edilmemesini bize bildiriyor.
“Hani yolların hepsi haktı,
Mü’minler kardeş olacaktı,
Senlik benlik olmayacaktı,
Kardeşlik şiâr olacaktı…”
*** ( Bu yazı 2005 yılından önce yazıldı )
Hasan Kuş